Abilerimiz, ablalarımız, annemiz babamız, iş yaşamımızdaki insanlar, okuldakiler hatta bazen herhangi bir konuda uzman olduğunu iddia eden insanlar her konuda en az bir kere şu kelimeyi söyler. Düşün.
Tamam düşünelim de düşünmek nedir? Neden insanlar düşünme eylemine depresif bakar? Düşünmekten kaçar? Neden bazı şeyleri düşünmek için 1 saniyeden fazla zaman vermezken, bazıları için ömrümüzü harcarız? Düşünmenin bu blogdaki daha ilk yazıdaki düş kurmak ile ne kadar alakası vardır?
Bu mevzuya biraz benim mantığımla bakalım. Demişler ya insan kendini çözerse her insanı çözer diye bakalım doğru mu? (Bu yazıdaki düşünceler hakkında da yorum yaparsanız çok sevinirim.)
Neden düşünürüz? Olmuş olaylara tepki verebilmek için, o an olan olaya tepki vermek için, olabilecek olaylara tepki verebilmek için... Sonuçta her zaman bir tepki çıkmasada amacımız dumumumuza göre bir hareket planı yapmak. Bazen 2 arkadaşımızın neden kavga ettiklerini anlamaya çalışırız. Amacımız bir çözüm yolu bulmaktır yada bilinç altımıza bu tür tartışmalarla ilgili bir kayıt atarız ki gerektiği yerde kullanabilelim. Bazen de bize doğru gelen hızlı bir arabadan nasıl kaçabileceğimizi düşünürüz ama çoğumuz büyük ihtimalle yaşayacağı şoktan dolayı daha bir karar veremeden araba tarafından çarpılır. Neden çarpılırız sorusunun cevabı aslında kolay. Karar verme süremiz yani düşünme süremiz aldığımız risklerle bağlantılıdır. Arabanın önünden kaçmaya çalışırken yapacağımız hareketin kesinlikle doğru olması gerektiği ve durum çok riskli olduğu için uzun bir düşünme süresine ihtiyaç duyarız ve bu süre malesef yoktur.
İşte bu noktada şöyle bir fikir geliyor aklıma. Bizim aslında uzun vadede düşündüklerimiz (riski yüksek olan konulardaki düşüncelerimiz), hayata karşı hazırladığımız konuşmalar ve eylem planlarıdır. Kafamızda konu ile bağlantılı belli bir strateji, belli bir akış ve belli kelimeler seçeriz. Onları kafamızın derinliklerine atar ve gerektiğinde oradan bilgileri alırız. Bir nevi veri ambarı kurarız.
Hemen hayat içinden bir kaç konu bulalım ve bunları değerlendirelim:
Sevgiliden ayrıldığımızda:
Neden ayrıldık? Neden bu konuda bana kızdı? Bunu neden yaptım? Başka ne yapabilirdim? Aslında ben neyi hedefliyordum? Sonuçta neler oldu? Onu özlüyor muyum? Neden özlüyorum? Acaba barışmalı mıyım? Acaba barışabilir miyim? Barışmak için ne yapabilirim? ....
Yeni birinden hoşlandığımızda
Neden hoşlanıyorum? Nesi çekici? Bu benim için doğru insan mı? Bu insanla neler paylaşabilirim? Bu insan için ne düşünüyorum? Benim için anlamı ne olacak? Nasıl bir hareket yapmalıyım ki ilgisini çekiyim?
Bu listeleri uzatır da uzatırız. İçinden çıkılır mı? Kim bilir belki evet belki hayır ama sonuçta bu sorulara bulduğumuz veya kısmen bulduğumuz cevaplarla bundan sonraki hareketlerimiz daha belli olur.
Peki dedik ya konuşmalar ve eylem planları diye. Biz kiminle konuşuruz, kimlerle hazırlarız bu eylem planlarını?
Benim için en az üç kişi var. Kendim, o dönem hayatıma en etki eden kişi, konuyla bağlantılı kişi(ler)... Bu üçlüyle konuşurum her zaman. Onlara mantığımı anlatmaya çalışırım. Hep beraber otururuz olayın muhtemelen geçeceği veya geçtiği yere. Kendim olayı yaşarken onlar jüri edasında beni izlerler. Her yaptığım hareketten sonra onlara anlatırım neden o hareketi yaptığımı. Onlar yorumlarını bildirir eğer iç dünyamda onları yenebilirsem karar kabul edilir ve bir sonraki harekete geçilir. Bütün hareketler kabul gördükten sonra o konudan sıyrılırım ve daha sonra kullanmak üzere beynimin bilinmeyen derinliklerine gönderirim.
Ya uzlaşamazsak? O zaman da çok sorun değil. En azından bir olasılıklar serisi vardır kafamda. Tabii konu orada kapanmayacaktır. En azından çözülene yada artık problem olmayacak kadar değersizleşene kadar... Her yalnız kaldığımda, her kafamı yastığa koyduktan sonraki yaklaşık 5-10 dakikalık sonsuz boşlukta benim yanıma gelip kapımı çalacaktır.
Tabii bir de şu açı var. Düşünmek insanda belli bir stabillik oluşturur. Tepkiler daha belirginleşir ve son dönemin en önemli (bence çok mantıksız olan) lafını ezer. “Hissettiğim gibi davranıyorum içim neyse dışımda bir o an ne hissediyorsam onu yapıyorum”. Savunma da şudur. “Sürekli sonuçları değerlendirmekten yaşamı kaçırıyoruz”.
Yaşamı mı kaçırıyoruz? Bence tam tersine anlık kararlarla yaşamı kaçırıyoruz. Yapılabilecek daha iyi şeylere kapatıyoruz kendimizi. Düşünmememizden kaynaklanan elimizdeki kısıtlı bilgi ile birşeyler yapıyoruz ve onların dışına çıkmıyoruz. Düşünerek yenilemiyoruz kendimizi. Düşünce tembelliğine doğru adım adım ilerliyoruz. Peki neden?
Düşünmek yalnızlık gerektirir kendinle konuşmayı gerektirir. Kendinle konuşunca “deli” olduğumuz için yalnız olmak “depresif” olmak demek olduğu için kaçarız. Kötü birşey olduğunda düşünmemek için arkadaşlarımıza sarılırız. Onlarla havadan sudan muhabbetler ederiz. İçki içer sarhoş olur herşeyi unutmaya çalışırız. Kaçtıkça kaçarız ama elbet karar günü geldiğinde ne yapacağımızı bilmeden anlık ve büyük ihtimalle yanlış kararımızı uygular ve batarız.
Karar sizin tabii kii. Ben deli ve depresif olmaya razıyım yada değişik bir tanım ile:
Keyifli depresifler* klübünün bir üyesi olmaya...
Sizi de bekleriz :)
Görüşmek üzere.
Deniz.
*Keyifli Depresyon tanımı Ayça Eren tarafından 14.12.2009 tarihinde ortaya atılmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder