29 Aralık 2009 Salı

Sol Ayak ve Ciğerler

Sol Ayak ve Ciğerler

Şarkıcı “İki yol var demiştin, hangisini seçeyim?” diye saçmalarken, hatta olayı uzatıp “korkma bebeğim, hepsinin sonu aynı” diye uzatırken, kararsızlık böceğinin yaşamımızı mesken edindiğini anladım. Nasıl pis bir böcekse bu kararsızlık, her yere dışkısını bırakmış. Ne bugünü temiz bırakmış ne yarını. Katran gibi bir rengi var; eli, yüzü, gözü kapkara; kara delik misali. İçine bakmaya çalışıyorsun, tek görebildiğin şey boşluk, ya da göremediğin mi demeliyim? Çünkü bir şey boşsa ve sınırları yoksa nasıl bir şey görebildiğini iddia edebilirsin ki? Aynaya bakmak da bu aralar aynı etkiyi yapıyordur kesin, karşında içi simsiyah bir insan posası. Biraz da oraya buraya bulaşmış insan dışkısı.

Temel ihtiyaçlar karşılanıyor. Birkaç sahte gülüş sergileniyor, istendik sonuçların alınamayacağı bile bile bazı girişimlere adım atılıyor falan filan. Bir gün üşenmeden aldım karşıma ayaklarımı sordum “Nereye götürdüğünüzü sanıyorsunuz beni?” diye, fark ettim ki yaptıklarının farkında bile değiller. Sağ ayak sol ayak gidiyor diye yoluna devam ediyor, sol ayak zaten sağın takipçisi. Cevap tatminkar gelmedi, gittim bir de ciğerlerime danıştım. “Yıllardır utanmadınız hava istemekten, peki bu çaba neden?” , cevap hiç de öyle tokat gibi değildi: “öyle olması gerekiyor, biz de görevimizi yapıyoruz!” . Anladım beden uzuvlarına yumurtlayamamış kararsızlık böceği. Onların bir görevi var ve yerine getiriyorlar. Birileri emrediyor, onlar yerine getiriyor. Ne güzel! Ya da değil!

“Her tercih bir vazgeçiştir.” gibi ağdalı laflar eden insanlar vardır bir de. Bunlar hep öğüt verirler “En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir” derler. Pis böcek, nam-ı diğer kararsızlık, bu tiplere düşmandır diye düşünenler pek bir yanılıyor. Çünkü bu öğütler asla tutulamaz. Zaten nefes alıyorsan çoktan ağların içine düşmüşsün demektir. Ya nefes almayı sürdürmesi için emir verirsin solunum sistemine ya da vazgeçersin teneffüsten. Hangi insan yaşamının bir evresinde intiharı düşünmemiştir ki? Bu insanların çoğu da cesaret örneği gösterirler; malum yaşamak cesurların işidir, vazgeçip göçmek ise korkakların. Sokaklar korkaklar ile doludur, lakin onların yaptıklarına da yaşamak denemez.

“Karar vermeden önce iki kere düşünmek gerekir.” diye söylemler vardır hep. Olmuş olanların istatistiğine bakılır, olması muhtemel şeylerin hesabı yapılır, bir kenara artılar bir kenara eksiler not düşülür. Sonra da bunlara hiç bakılmaksızın o anın verdiği halet-i ruhiye ile seçim yapılır. Hesap kitap işi değildir karar. Zaten kararsızlıkta tam da buradan doğar. Çünkü o kadar çok sizden bağımsız etken vardır ki, siz sadece zarı tutan elsinizdir. Zarı da başkası sallar, sonucu da başkası okur. Bu kadar müdahili olmaktan uzak olduğunuz bir durumda da karar vermek seçim yapmak pek de kolay olmaz. Peki tecrübeyle sabit işlerle yaşamayı denemek mümkün müdür? Yani daha önce yaşadığımız ya da birilerinin yaşadıkları olayları karşımızdaki yeni olaylarla karşılaştırıp ona göre bir karar vermenin oluru var mıdır? Tabi bu karşılaştırma safhasındaki kararsızlığı göze almak zorunluluğu altında yapılacak seçim meselesi. Bu sorunun yanıtı da tahmin edilebilecek şekilde kocaman bir hayır’dır. Her olay başkadır, hiçbir şey birbirine benzemez. Herkes birbirinden farklıdır. Hatta herkes bir an öncesindeki kendinden bile farklıdır. Şu anki “ben” yazıya başlayan “ ben”le aynı kişi mi? Hiç sanmam…

Kararsızlık böceğini yok etmenin yolu yok mu peki? Elbette var: karar vermemek ya da kararı başkasına yüklemek! Birincisi her zaman mümkün olmayabiliyor, malum bazen öyle bir durumda kalıyoruz ki beyaz kalmak mümkün değil, ya çamur ya çimen lekesi, ya da birini alana diğeri bedava kampanyası. Zaten karar vermeme süreci de bir nevi kararsızlık durumu. İkinci alternatif ise şuanda dünyadaki çoğu insanın uyguladığı politika. Kararını başkasına devretme (yıkma). Hatta buna kadercilik ismini takanlar bile var. Tamam iradeyi kabul ediyorlar lakin nihai kararı başkasının vereceğini de vurgulamaktan çekinmiyorlar. Bunun rahatlığı hiçbir şeyde yok tabi ki. Neyi seçersen seç, sonuçta birileri el yazısıyla alın bölgesini hedef alıp hat sanatının en güzel örneklerinden bir demet sunmuş sana, ve bu güzel yazıyı bozmak çirkin insan oğluna yakışmaz. Kararsızlık böcekleri bu tip insanları sevmez işte. Çünkü hayatları nettir pek de zevksizdir. Zaten koruyucusu olan insandan herkes korkar, ondan korkmayanın da bir koruyucusu bir karar vericisi mevcut demektir.

Ha bir de işin içine kalp girerse o zaman karar verme süreci pek de sancılı olur. Böbrek acısı, diş ağrısı ve kalp sızısı; bu üçü hiçbir şeye benzemez. İlk ikisi tedavi kararı ile sona erer. Diğeri çok bilinmeyenli denklemdir. Karar versen verilmez, kararı başkası verse gururuna yediremezsin , kısaca ne yapsan bütün yollar çıkmaz sokak gibidir. Ama her sokak sonu kapalı da olsa birbirine benzeyen labirentler yumağıdır. Yumağa kendi isteğiyle dalaşan, en sonunda da ipe dolaşan kedi misali kalırsın. Birileri seni kurtarsın istersin, ama kendin başarsan daha bir güzel olacaktır.

Kediler aynaya bakmaz genelde, kararlarının onları ne hale getirdiğinden korkarlar çünkü. Gözlerinin altının mor olmasından çekinir, gözlerindeki umut ışığının sönmesini görmekten sakınırlar. En sonunda “en kötü karar , kararsızlıktan iyidir” der çeker giderler. Bileklerinde ayna kesikleri vardır, sahipleri onların yerine kararı vermiştir…

Ne demiş şair;

Zorluk

Omzumda alabildiğince karar.
Dağıtmak istiyorum ona buna,
almıyorlar.

Hepsi bana kalıyor,
Eziliyorum...

Tüm herkese selam ola, ömrünüz boyunca “kedi” değil “sahip” olmanız dileğiyle. Evet, bu bir bedduaydı!

Halaybaz!

nam-ı diğer

Fatih Gürçay

27 Aralık 2009 Pazar

Hayata Konuşmalar Hazırlamak

Abilerimiz, ablalarımız, annemiz babamız, iş yaşamımızdaki insanlar, okuldakiler hatta bazen herhangi bir konuda uzman olduğunu iddia eden insanlar her konuda en az bir kere şu kelimeyi söyler. Düşün.

Tamam düşünelim de düşünmek nedir? Neden insanlar düşünme eylemine depresif bakar? Düşünmekten kaçar? Neden bazı şeyleri düşünmek için 1 saniyeden fazla zaman vermezken, bazıları için ömrümüzü harcarız? Düşünmenin bu blogdaki daha ilk yazıdaki düş kurmak ile ne kadar alakası vardır?

Bu mevzuya biraz benim mantığımla bakalım. Demişler ya insan kendini çözerse her insanı çözer diye bakalım doğru mu? (Bu yazıdaki düşünceler hakkında da yorum yaparsanız çok sevinirim.)

Neden düşünürüz? Olmuş olaylara tepki verebilmek için, o an olan olaya tepki vermek için, olabilecek olaylara tepki verebilmek için... Sonuçta her zaman bir tepki çıkmasada amacımız dumumumuza göre bir hareket planı yapmak. Bazen 2 arkadaşımızın neden kavga ettiklerini anlamaya çalışırız. Amacımız bir çözüm yolu bulmaktır yada bilinç altımıza bu tür tartışmalarla ilgili bir kayıt atarız ki gerektiği yerde kullanabilelim. Bazen de bize doğru gelen hızlı bir arabadan nasıl kaçabileceğimizi düşünürüz ama çoğumuz büyük ihtimalle yaşayacağı şoktan dolayı daha bir karar veremeden araba tarafından çarpılır. Neden çarpılırız sorusunun cevabı aslında kolay. Karar verme süremiz yani düşünme süremiz aldığımız risklerle bağlantılıdır. Arabanın önünden kaçmaya çalışırken yapacağımız hareketin kesinlikle doğru olması gerektiği ve durum çok riskli olduğu için uzun bir düşünme süresine ihtiyaç duyarız ve bu süre malesef yoktur.

İşte bu noktada şöyle bir fikir geliyor aklıma. Bizim aslında uzun vadede düşündüklerimiz (riski yüksek olan konulardaki düşüncelerimiz), hayata karşı hazırladığımız konuşmalar ve eylem planlarıdır. Kafamızda konu ile bağlantılı belli bir strateji, belli bir akış ve belli kelimeler seçeriz. Onları kafamızın derinliklerine atar ve gerektiğinde oradan bilgileri alırız. Bir nevi veri ambarı kurarız.

Hemen hayat içinden bir kaç konu bulalım ve bunları değerlendirelim:

Sevgiliden ayrıldığımızda:

Neden ayrıldık? Neden bu konuda bana kızdı? Bunu neden yaptım? Başka ne yapabilirdim? Aslında ben neyi hedefliyordum? Sonuçta neler oldu? Onu özlüyor muyum? Neden özlüyorum? Acaba barışmalı mıyım? Acaba barışabilir miyim? Barışmak için ne yapabilirim? ....

Yeni birinden hoşlandığımızda

Neden hoşlanıyorum? Nesi çekici? Bu benim için doğru insan mı? Bu insanla neler paylaşabilirim? Bu insan için ne düşünüyorum? Benim için anlamı ne olacak? Nasıl bir hareket yapmalıyım ki ilgisini çekiyim?

Bu listeleri uzatır da uzatırız. İçinden çıkılır mı? Kim bilir belki evet belki hayır ama sonuçta bu sorulara bulduğumuz veya kısmen bulduğumuz cevaplarla bundan sonraki hareketlerimiz daha belli olur.

Peki dedik ya konuşmalar ve eylem planları diye. Biz kiminle konuşuruz, kimlerle hazırlarız bu eylem planlarını?

Benim için en az üç kişi var. Kendim, o dönem hayatıma en etki eden kişi, konuyla bağlantılı kişi(ler)... Bu üçlüyle konuşurum her zaman. Onlara mantığımı anlatmaya çalışırım. Hep beraber otururuz olayın muhtemelen geçeceği veya geçtiği yere. Kendim olayı yaşarken onlar jüri edasında beni izlerler. Her yaptığım hareketten sonra onlara anlatırım neden o hareketi yaptığımı. Onlar yorumlarını bildirir eğer iç dünyamda onları yenebilirsem karar kabul edilir ve bir sonraki harekete geçilir. Bütün hareketler kabul gördükten sonra o konudan sıyrılırım ve daha sonra kullanmak üzere beynimin bilinmeyen derinliklerine gönderirim.

Ya uzlaşamazsak? O zaman da çok sorun değil. En azından bir olasılıklar serisi vardır kafamda. Tabii konu orada kapanmayacaktır. En azından çözülene yada artık problem olmayacak kadar değersizleşene kadar... Her yalnız kaldığımda, her kafamı yastığa koyduktan sonraki yaklaşık 5-10 dakikalık sonsuz boşlukta benim yanıma gelip kapımı çalacaktır.

Tabii bir de şu açı var. Düşünmek insanda belli bir stabillik oluşturur. Tepkiler daha belirginleşir ve son dönemin en önemli (bence çok mantıksız olan) lafını ezer. “Hissettiğim gibi davranıyorum içim neyse dışımda bir o an ne hissediyorsam onu yapıyorum”. Savunma da şudur. “Sürekli sonuçları değerlendirmekten yaşamı kaçırıyoruz”.

Yaşamı mı kaçırıyoruz? Bence tam tersine anlık kararlarla yaşamı kaçırıyoruz. Yapılabilecek daha iyi şeylere kapatıyoruz kendimizi. Düşünmememizden kaynaklanan elimizdeki kısıtlı bilgi ile birşeyler yapıyoruz ve onların dışına çıkmıyoruz. Düşünerek yenilemiyoruz kendimizi. Düşünce tembelliğine doğru adım adım ilerliyoruz. Peki neden?

Düşünmek yalnızlık gerektirir kendinle konuşmayı gerektirir. Kendinle konuşunca “deli” olduğumuz için yalnız olmak “depresif” olmak demek olduğu için kaçarız. Kötü birşey olduğunda düşünmemek için arkadaşlarımıza sarılırız. Onlarla havadan sudan muhabbetler ederiz. İçki içer sarhoş olur herşeyi unutmaya çalışırız. Kaçtıkça kaçarız ama elbet karar günü geldiğinde ne yapacağımızı bilmeden anlık ve büyük ihtimalle yanlış kararımızı uygular ve batarız.

Karar sizin tabii kii. Ben deli ve depresif olmaya razıyım yada değişik bir tanım ile:

Keyifli depresifler* klübünün bir üyesi olmaya...

Sizi de bekleriz :)

Görüşmek üzere.

Deniz.

*Keyifli Depresyon tanımı Ayça Eren tarafından 14.12.2009 tarihinde ortaya atılmıştır.

24 Aralık 2009 Perşembe

Aranilan Motto

Ben, kendimde oldugum surece guclu olacagim...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Bahar Mutluluğu

Mutluluk, aramakla bulabileceğin birşey değildir. Dosttan ödünç de alınmaz, sokakta tesadüf eseri de rastlanılmaz. Yine para ile hayatta sahip olunulamaz. Mutluluk, bir ruh sarhoşluğudur, kelimeler ile işi olmaz...


Sabahın köründe kalk! Bedenin ister, kahvaltı et! Birilerinin emrinde iş göreceğin okuluna yada işine git! Tavsiyelere –komut demiyorum kalbiniz kırılmasın- riayet et! Sevmediğin insanlara sahte gülüşler göster! İçi boş desibeli yüksek kahkalar at! Sevdiğin insanlara fazla yüz verme! Zinde görünmek için spor yap! Dinlemek için susma, sıranın sana gelmesini beklemek için sus! Sadece etraftakiler için gereken detaylara önem ver! İktidarsız olmadığını kanıtlamak için seviş! Sevişmek için seviş! Duygularını sakla! Yalnız prens rolü herkese yakışmaz, ama sen yine de bir dene, görmek ister dost düşman nasıl duracak posanda! Ortam çocuğu ol! Sosyal ol! İnsanlar ile iletişimde yardımcı olur, entelektüel zekanı geliştir! Yüzünü asmak istediğin zaman değil, asman gereken yerde as! Onu yap! Bunu yapma! Onları,bunları, şunları yapmadan toplum normlarına bak, ona göre davran! Eğer yanıt bulamazsan çekimser ol, en çok bağıranın dediğini eyleme geçir!

İşte hayatta mutlu olmak, pembe gözlük takmak, toplumda kabul görmek için gereken rehberi sundum size. Uygulaması kolay değil mi? -Huyumdur, soru sorarım, cevabı beklemeden devam ederim konuşmaya!- Biliyorum çoğunuz zaten bu saydığım maddelerin bir çoğunu uyguluyorsunuz. İyi mi yapıyorsunuz, -cevap toplum içinse- kocaman bir ”evet”. Toplum için değil, kendiniz için cevap nedir sorusu geliyorsa, bu da iki bakış açılı. Ben toplumda kabul göreyim mutlu olurum, diyorsanız cevap ilkinden biraz küçük de olsa yine büyük bir “evet”, ama eğer ben kendim için yaşıyorum yahu diyorsanız cevap koskocaman bir “hayır”. Esasında temel olarak olay geliyor yine hormonlara dayanıyor. Endorfini size ruhunuz salgılatıyorsa, siz mutluluğu yanlış yaşıyorsunuz. Tabi şuanki kurulu sisteme göre –galiba anarşist propagandası yapıyorum- Mutluluk hormonunu size etraftakiler salgılatıyorsa doğru yoldasınız, iki sokak ileride cami var, oraya da uğramadan geçmeyin.

Mutluluk, tanımında hala soru işaretleri olan bir kavram. -Tamam hemen atlamayın sözlükte yazıyor diye, ama herşey sözlükte yazdığı gibi deil, değil mi?- Esasında benim açımdan da bir sürü şey hala net değil sözlüğün aksine. Kafamda mutluluğu üçe ayırdım sadece. Sahte mutluluk, yukarıda anlattığım toplum normlarına uyduğum için etraf tarafından mutlu olmam aşılandığında hissettiğim duygu; bahar mutluluğu, sebepsiz yere hissettiğim ve genelde havaları sebep gösterdiğim değişken olumlu modum ; gerçek mutluluk, endorfini depo dolu diyene kadar salgıladığım, gözümü pembeye boyayan neşe sevinç güzellik hali. Sanırım gerçek mutluluğa da aşkı örnek göstersem birden bire üzerime çullanmazsınız. Bahar mutluluğu dediğimde de aklıma hep Orhan Veli gelir. Üstat en güzel şekilde dile getirmiştir bahar havasını, mutluluğunu; üzerine laf söylemek bana düşmez:

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Hemen entel yazar özentiliği yapıyor da demeyin, şiir bazı şeyleri anlatmada en kolay yoldur. Şimdi kendi şiirlerimden örnek göstersem, ahaa şiir de yazıyor hayalci diyeceğinizi biliyorum, en iyisi burun kıvırmayacağınız bir örnek vereyim dedim.

Dedim ya mutluluğun tarifi zor. Çoğu zaman mutluyken bilgisayarımın başına geçip birşey yazmak isterim, o anı ölümsüzleştirmek için,ama nedense hiç oturup yazmam. O anın tadını çıkarırım, yazma külfetine ne hacet var derim kendi kendime. Paylaşmak istemem mutluluğumu , paylaşınca çoğalır ama yazarken de o çoşku gider, yaşadığım gibi anlatamam bilirim. Kalemim mi zayıf, belki. Lakin çoğu yazar da görüyorum, herkes bir kötü bir bedbahtken sarılıyor kaleme. Derdi tasayı paylaşmak, yükü al edebiyat, biraz da sen taşı demek için sanırım. Yazarlık kolay zanaat yahu, mutlu oldumu kimseye tattırma yala bitir hepsini, derdin oldu mu zorla içir millete, ayıp ayıp bunların(!) yaptıkları.

Yazar dedim de aklıma geldim. Hayalperest dostunuzu unutmadınız umarım kısa sürede. Heybesinde kırık hayallerle gezen, kıyafetleri hayaller ile süslü bahar mutluluğu daim olan dostunuz hani. Belki ismen tanımadığınız, lakin okusanız çıkarırsınız değil mi? Ben kimseyi unutmam bilir misiniz? Herkesin rezerve olmuş masası vardır bende, kimi deniz manzaralı yerde, kimi garsonun “seni döverim” bakışlı olduğu mekanda. Ne olursan ol gel banacılardanım, hem de koyu fanatiklerden. Konuyu atlattırmayalım, yazıma şaplağı patlattırmayalım.
Sınırdaki dikenli tellere takılmayın arkadaşlar, millet şunu bunu istedi diye şunu bunu yapmayın. Hayalleriniz kerpeteniniz olsun dikenli tel imhanız sırasında. Gözünüz kendi yolunuzda olsun, millet uçurumdan uzak duruyor diye siz de kaçmayın bilinmeyenlerden. Eğer istiyorsanız koşun uçurum kenarlarında. Açın kollarınızı çağırın mutluluk açan çiçekleri. Gerekirse en dipte arayın mutluluğu. Uçmayı denemeye ne dersiniz peki? Ne demiş şair:

Düşmeden atladım hayattan,
esasında ölmeyi severim
benim korkum uçmayı denemeden ölmekti...

Uçmayı öğrenemedim,
ama hayal edebildim…
Rüzgar okşadı kanatlarımı,
Ruhum bulutlara kondu,
Içim huzur doldu;
Ruh gözüm yaradanı gördü…


Denizinizden martılar, kanadınızdan rüzgar, kaleminizden mürekkep eksik olmasın. Mutluluk mu, yaşayın yeter, o sizi bulacaktır. Herkese selam ola...

Hayalbaz
Nam-ı Diğer
Fatih Gürçay

17 Aralık 2009 Perşembe

Zaman Yok!

Kucuklugumden en cok su cumleyi hatirlarim. “Bugun Deniz’in daha iyi bir Deniz olmasi icin ne yaptin?”. Babamin surekli kurdugu bu cumlenin icime bu kadar cok isleyecegini bende tahmin etmemistim cunku o donemlerde bu cumleye bulamadigim her cevap icin sinir oluyordum.


Aradan yillar gecti. Bugun bilgisayar basinda arkadasim ile konusurken o bana cektigi fotograflardan bahsederken bir anda birseyi farkettim. Artik zaman problemlerim vardi hayatta. Gunun 24 saat olmasi, uyku zorunlulugu, para kazanma gereksinimi iyice kisaltiyordu zaten kisacik olan zamani. Yapmak istedigim o kadar cok sey vardi ki gun icinde ve benim zaten 2 haftadir gunde 4 saat olan uyku ortalamam ile yikildi yikilacak olan vucudumun bunlari kaldirmasinin imkani yoktu. Icinde bulundugumuz politik-ekonomik sistemin nasil calistigini tam anlamiyla ogrenemek icin can atarken, is yerinde calismak zorundaydim, okulum vardi, katildigim bir yarisma vardi, oynamak istedigim bilgisayar oyunlari vardi ayrica bir yandan da kitap okumak, muzik dinlemek, ara sokaklarda gezerken fotograf cekmek istiyordum. Hem de oyle fotograflar olmalilardi ki icinde kurgu kirintisi olmamaliydi. Hersey simultane gelismeliydi. Siyah beyaz olmalilardi falan filan neyse uctum ben yine.

Ciktim is yerinin kapisindan biraz yurumek icin. Daha bina cevresinde ceyrek tur atmamisken farkettim. Herseye yetismenin imkani yok. Sonucta sonsuz dunyanin sonlu yaratiklariyiz. Bu yuzden toplum haline gelmedik mi?

Topu topu gunde “1 adam/gun” luk kapasiten var :). Bunu dogru kullanmakti onemli olan. Her gun uzerine biraz daha bilgi koymakti. Kisaca yine geldik ayni yere. Deniz’in daha iyi bir Deniz olmasi icin calismakti.

Beni asil vuran ise bu tur bir dusunceye siddetle karsi cikan insanlarin varligi. Siradan, kendi icinde mutlu, hayat karmasasi icinde degismeden kendi kucuk evlerine kapanan, evlenmeyi bekleyen yada hali hazirda evli insanlarin varligi… Acaba hic boyle birseyle karsilasmadiklari icin mi boyleler yoksa yaradilis olarak minimalistler mi? Sanirim bu soruya kesin bir cevap bulamayacagim.


Bu fazla kisisel yazim icin beni bagislayin. Bugun fazlasiyla beni etkiledigi icin yazmak istedim.

Herkese selam olsun.

Deniz.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Kırık Hayal Deposuna Hoşgeldiniz!

Siyah beyaz görür oldum, kanım bembeyaz sanki şeffaf, hayallerim simsiyah sanki kırık... Ne olursa olsun toparlanmamız lazım, yolumuza devam etmemiz...

Selam , sualle başlamayı severim tanışmalara “Kimsin sen? Kimlerdensin? Nereden geldin, nereye gidersin?”. Bugünki ilk sual şudur: Hayal kırıklığı nedir bilir misiniz? “Bilmez miyim yahu?”, “Esas sen ne bilirsin hayal kırıklığı hakkında?” gibi kelamlarınızı duyar gibi oldum hemen, durun durun sakin olun biraz, benim de gidip size “en kırık hayal bende” diyecek halim yok , ama şunu ister kabul edin ister etmeyin en çok düşleyen benim, dolayısıyla toplamda hep sizden fazla kırık hayalim var. Şimdi tanıdınız değil mi? Evet o benim, nam-i diğer Hayalperest, hem de gerçek olanı, Teoman’ın kıçı kırık şarkısının başrol oyuncusu olan değil...

Hayal kurmak iyidir der hep öğretmenler - büyükler de tersini söyler ama genel de büyükler değil öğretmenler doğru söyler bizim gibi geliş-me-mekte olan ülkelerde- hayal etmeden bir işe başlayamazsın, hayal etmeden başaramazsın, doğru geliyor kulağa değil mi? Külli’yen yalan!! Sakın öğretmen yalan söylemez demeyin, tüyü bitmemiş ilkokul çocuklarını sisteme alıştırmaya çalışan anneler gibi, olay budur: öğretmenler yalanların en büyüğünü söylüyor, hayal kurmak kötüdür, bu böyle biline. Ulen madem sisteme alıştırcanız bizi neden hayalbazlık yapıyorsunuz da, küçük küçük pis pis hayalperestler yaratıyorsunuz? Neyse yahu öğretmen konusu müfredatta mevcut değil; ben kırık hayallerden, kırılması muhtemel hayalciklerden bahsediyordum.

Demek hala bu kadar hayal kurmaya düşman olan birinin o ünlü – yada ilerde ünlü olacak, olmalı!- hayalperest olduğuna inanmak istemiyorsunuz. Peki size büyük bir hayalimi anlatayım bunu kanıtlamak için: İnsanlar insan olsun! Çok bir mesaj kaygısı güttüğümü düşünüyorsunuz değil mi bu hayalcik ile? Ha hay, o da yanlış, hayalperestler mesaj kaygısı gütmez, gütsem zaten gider anka kuşunu güder, zümrütünün ticaretini yaparım. Lafı pek bir dolandırma eğilimindesiniz onu farkettim, bırakın hayalimi açıklayayım: İnsanlar insan olsun. İnsanlar insan gibi davransın, düşene vurmasınlar, düşmeyeni vurma eylemi ile düşürmesinler. Çok mu havada kaldı yine. Hani insan denilince yapılan şu yorum var ya: düşünebilen hayvaaaan! –Sensin o demeyin, insanı insanlıktan çıkarmayın, birşey anlatıyoruz şunun şurasında- Ha istediğim bu sadece, o düşünme işini gerçekleştirsinler. Ama gidip de “şunu nasıl tokatlarım?”,”bunu bi punduna getirip nasıl kandırsam?” diye düşünceler değil, nasıl daha bir insan olurum, nasıl daha bir düşünürüm düşüncesinden bahsediyorum. Gittikçe karışıklaşıyor farkındayım, ben de yazdıklarımın arasında boğulmaktan korktuğum için bu konuda düşünmeniz için size süre tanıyıp (!?), başka bir hayalperestlik kanıtım olan hayalime geçeceğim.

Hayatımızdakilerin kıymeti bilinsin! Bu da zor birşey gibi durmuyor değil mi? Ama hangimiz “ya keşke kaybetmeden hakettiği değeri ona verebilseydim?” demiyoruz ki? Ha sadece bir insana verilen bir değer mi bu, tabi ki değil. Örneğin eski eşyalarımızı çöpe atarız. -hele aileniz ile yaşıyorsanız, atmanıza bile gerek yok, bir kaç yıl ellemeyin, zaten anneniz onu itina ile çöpe atacaktır.- Utanmadan , yazdıklarımı örnekler ile süslememi isteyeceğinizi bildiğim için, eski kasetler örneğini hazırladım sizin için. Kasetler önemliydi eskiden, walkman’lerin önemli olduğu kadar. Ama şimdi kaçımızın evinde eski kasetlerden eser var. Tamam tamam birkaçınızda vardır da genele vurun bu dediğimi. -Bütün genellemeler yanlıştır demeyin tartışmaya yol açmayın!- Oyun konsolu delisi olarak, eski konsollardan bir tek Commodore64’ümün durduğunu söylemeliyim. Belki size delice geliyor değil mi, “Ulen eşyaya değer versen ne olur?” ,işte ben de tam bu soruyu bekliyordum, eşyaya değer vermeyen, onu zamanında eğlendiren neşelendiren şeyin kıymetini bilmeyen, aynı şeyi dostları, arkadaşları içinde yapar. Yapıyor da zaten. Neyse canım, yine söyleneceksiniz mesaj kaygısı güdüyor diye, güdüyorum ulen, hayalperestim diye odun da olmam şart değil ya. Hayalperestliğin güzelliği de burada, doğal yaşam ortamı = çelişkiler yumağı.

Başta ben iddia etmiştim en kırık hayaller topluluğu bende diye, siz de “hade be!” demiştiniz, hala da inanmadığınız biliyorum, çünkü çoğunuzun hayatına tek tek bakıldığında çok büyük hayal kırıklığı yaşandığını görürüz. Kimisi sevgilisine güvenmiştir, onunla ömür boyu mutlu mesut yaşayacağını planlamıştır, çat manşetlerde boynuz fotoğrafları, güvenli seksin güvensizlikleri doğurdu anların yaşanması. Yada sınava girersin, çaktım bu sefer yüzü dersin, yaz tatili planları yaparsın, güzel bir tatilin hayalini kurarsın, bir bakarsın yüz çakacam derken senin yüzüne çakmış sınav, ve yaz okulu kollarını açmış, kucaklamaya hevesli seni. Daha trajik örnekler verip ne sizi germek, ne de kendimi yerilcek konuma getirmek istemiyorum. Sadece hayal kurmak iyidir demek istiyorum, ama diyemiyorum ben de bunun farkındayım. Galiba pek tavsiye üzerine yapılabilecek birşey de değil hayal kurmak, ya seversin yatağa yattığında tavana bakıp bazı şeyleri düşlemeyi, ya da yatağa bi karış kala gidersin yine bilinçsiz hayaller kurma mekanı uykular diyarına.

Çok kırık hayalim var demiştim değil mi, gerçekten çok var. Pozitif düşünce eylemi getirir, ama unutmamak lazım kırık hayaller de acıyı çağırır. “Tek ve gerçek acı, umut etmektir.” diye bir düşünce de malumunuz pek revaçta, lakin unutmamak lazım benim gibiler “Biz arzulanana değil arzulamanın kendisine aşığızdır.” fikrini savunanlardanız. Kötü şeyler olabilir, hiç birşey istediğimiz gibi de olmayabilir ama peki olması muhtemel –ya da değil- güzel şeyleri hayal ederken duyduğumuz haz yanımıza kar kalmayacak mı? O anlarda yüzümüzdeki umutlu gülümseme fezada hoş bir seda olarak kalmaz mı? Zaten aradığımız hoş bir seda değil midir bu nahoş dünyada?

Neyse neyse, tanıştığımıza memnun oldum ben Hayalperest, düşünür düşler yaşarım. Çok hayal kırıklığı yaşadım. Kırıklarımı kendim alırım. Her gün kırık hayallerden yenilerini inşa ederim. Yıkılırsa, kırılırsa, işim ne ki, tekrar yaparım. Tüm hayalbazlara kelamımdır, ne olursa olsun hayal kurmak güzeldir, gidecek daha çok yolumuz vardır, yarı yolda dönenin kayali kırılsın…

Hayalbaz!

nam-ı diğer

Fatih Gürçay