31 Ocak 2010 Pazar

**Yaşasın Cahillik!**


Kitaplar düşürmüştü bizi ağlarına. Kandırmışlardı bizi, güzel, renkli renkli kapakları ile, kavrayıp çalmışlardı bizi gerçek dünyanın pembe düşlerinin arasından. Bağımlı olalım diye onlara, sayfa sayfa aşılamışlardı kendilerini içlerimize. Yemek yemek, su içmek gibi olmaya başlamıştı kitap okumak. Günde üç defa yemeklerden sonra... Kurtulmaya çalıştık, aptal kutularının içinde kaybolmaya.
Bırakmadılar peşimizi. Bir kere girmişti benliğimize kitap okumanın kışkırtıcı dürtüsü. Aptal kutularında huzuru bulmayalım diye sinsice yemyeşil masmavi pespembe rengarenk simsiyah dünyalar sundular bize. Ulaşması da çok kolaydı bu boyut kapılarına. Ufak kapalı bir kutu gibiydi. Boy boydu, renk renkti hepsi.Çantalara bile sığıyordu bu uçsuz bucaksız evrenlerin anahtarı. Her yerde kışkırtıyordu bizi onu açmamız için. Devamlı yeni hikayeler yeni maceralar anlatacağını, yepyeni düşünceler ile bizi zenginleştirip bireysel aydınlanmamızı sağlayacağını fısıldıyordu gözlerimize. Benliğimiz onun gibi zeki onun gibi engin bir düşman karşısında zayıf kalıyordu. Kanıyorduk anlattıklarına, izin veriyorduk götürmesine bizi ordan oraya.

Seri bir katildi... Uyuşturucu gibi... Kullanırken, benliğimize enjekte ederken uçurucuydu. Mutluluk veriyordu. Dertlerden uzaklaştırıyordu. Ta ki etkisi geçene kadar. Sonra tüm dertler geri dönüyordu ansızın. O mutlu anları yaşadıktan sonra gerçek dünya daha da dayanılmaz oluyordu. Yine acılardan kurtulmak için onu çekiyordu canımız. Kısır döngüdeyiz onunla... Katildi uyuşturucu gibi. Belki bedenen cismen bir zararı yoktu, ama toplumdaki yerimizi öldürüyordu.

Herkes aptal kutusunda yaşarken aptal insanlardan uzak durmamızı sağlıyordu. Toplumla ilişkimizi kesiyordu. Buna karşılık ufak çözümler de öneriyordu avuntu niyetine. Tıpkı bizim gibi kitapların dünyasında oradan oraya savrulan insanları bulup onlarla yaşadıklarımızı, öğrendiklerimiz paylaşmamızı destekliyordu. Bazen de bir şeyler yazmamızı söylüyordu, kendimizi ifade etmemiz için. sonra bunları diğer kurbanlara okutup içine çekiyordu diğerlerini. Haindi, sinsiydi, yılmazdı.

Her şeyin farkındayım şimdi...Lakin çok geç artık benim için, tek dileğim yeni gelenleri bu illetten uzak tutup, onları kitapların anlaşılmaz tuzaklarına düşmemesini sağlamak...

Onun için Kahrolsun Bilinçlenme...
Kahrolsun Kişisel Aydınlanma...
Kahrolsun Kültür...
Kahrolsun Kitaplar...
Yaşasın Aptal Kutusu...
Yaşasın Aptallar...
Yaşasın Cahillik...



kaz değil mesaj kaygısı güden adam
nam-ı diğer
Fatih Gürçay

26 Ocak 2010 Salı

Sevgili blog

Bugün karların erimesine taktım kafayı. Odamın penceresinden görünen binaların arasında kalmış park ne güzel bembeyazdı. Sokaklarda üzerine basıp “hışır hışır” ses çıkardığım karlar dipdiriydi. Sadece 1 gün müydü bu güzelim görüntü, bu dayanılmaz çekici his? Neden beyaz renginden ilk olarak tuzlanmış, üzerine basılmış griye sonra da asfaltla karışık çamur siyahına büründüler? Onlar da mı yaşlandı ve kirlendi?

Çok üzüldüm çok.

Biz de kar olsak böyle mi olacaktık? Onun yerine farklı yollardan mı geçiyoruz?

Bizim üstümüze basanlar deli gibi zevk mi alıyor? Kirlenmemiş görüntümüzden buyuk bir mutluluk duyarken bencilliklerinden dolayı kirletmek için ellerinden gelen herşeyi mi yapıyor? Yok olmamız için üzerimize tuz mu döküyor?

Ben kendimi klorak’a (çamaşır suyu) basmaya gidiyorum blog. Beyazlamalıyım.

Çok üzüldüm karların haline.

Çok da emo oldum blog affet beni.

Deniz.