16 Mayıs 2010 Pazar

4 Adımda Windows Wallpaperı Yapmak

Adım 1: SLR bir fotograf makinası al
Adım 2: Bir çiçek bul
Adım 3: Full Zoom
Adım 4: Fotografı çek.

Sonuç:


Deniz Taşdöğen

11 Mayıs 2010 Salı

Kişisel mi?

Evet kabul edelim bunu. Kendimizi teşhir etmekten büyük bir haz duyuyoruz. Facebook'ta boy boy fotograflarımızı koyuyoruz. Foursquare de şu anda nerede olduğumuzu söylüyoruz. Beğendiğimiz şeyleri hemen arkadaşlarımıza gönderiyoruz. Hatta benim gibi bazıları oturup daha da fazla kendini teşhir etmek için site açıyor.

Derdimiz mi? Benim için kendimi diğer insanlara anlatmaya çalışmak. Profesyonel blogculuk dedikleri şey kısaca. Başka biri için için kız tavlamak... Bir başkası ise kendini diğerlerinden üstün gösterme derdinde...

Benim en hayran olduğum grup ise takipçiler. Kimse benim hakkımda bir şey bilmesin ben herkesi donuna kadar bileyim diye düşünenler. Eski kız arkadaşlarının profilini didik didik edenler, Fransa'daki arkadaşına bakıp "ulen deyyus yine gitmiş götürmüş kızları" diyenler.

Bu kişiler ile yıllar sonra buluşursunuz ve "abi Hollanda'ya gittim" dersiniz. Cevap pis bir sırıtma ile "biliyorum" veya "gördüm" olur. Hep içimden şu geçmiştir. Eee ne oldu şimdi? Ben senin hiç bir şeyini bilmiyorum da bir şey mi kaybediyorum? Zaten bu bilgiler anlamlı olmadığı için paylaşmışım. Tabii ki çok kritik bir bilgiyi hiçbir amaca hizmet etmeyecekse paylaşmam. O kadar da değil. Beğenilmek istemem, Facebook'ta paylaştığım birşeyin like edilmesi isteği o kadar da sarmadı beni. İstemiyor muyum? Evet ama daha yiğitlik ölmedi.

Burada aklıma dersten bir sahne geldi. Neden kendimizi teşhir etmeye bu kadar meraklıyız sorusunun cevabı.





















Formulize edilmek hoşuma gitmiyor. Tamam ben insan olarak belli şekilde hareket edeyim ama bunu suratıma vurmasınlar. Sevmiyorum. Çok iyiyim motivi yüzünden facebook'a girdiğim bilinmesin. Bu benim Hollanda'da olduğumun bilinmesinden daha acı verici geliyor. (O kadar bariz bir şekilde görünüyor ki bu durum o yüzden yukarıdaki resimi koyduktan sonra hiç çekinmedim yazdım)

Bir yandan da şunu düşünüyorum. Ben paylaşmazsam sen paylaşmazsan nasıl çıkar bilgiler aydınlığa? Hani bilgi kümülatif büyüyordu. Ben hep kendime hep kendime diye yaşarsam nasıl gelişecek insanlık?

Tam evet evet insanlık için yapıyorum bunu derken aklıma crowd-sourcing geliyor. Başkasının bilgisini kendi menfaatin için ucuza kapatmaca, milletin para dışındaki egolarını beslemek için kendine bedava hizmet sağlamaca...

Yine allah kahretsin derken aslında insanın para için yaşamadığını aklıma getiriyorum. Diğer egolar beslenmeden paranın hiçbir işe yaramayacağı gerçeği biraz rahatlatıyor beni ama bunu kullanan tiplerin "sayın müdürüm böyle birşey yaptık Ar&Ge harcamalarımız %60 azaldı" deyişi geliyor kulağıma.

Çıkamadım iyi mi işin içinden. Bu sosyal medya neresinden tutarsan oradan geliyor. Civa gibi bir şey şerefsizim...



Deniz Taşdöğen

16 Şubat 2010 Salı

***Ehlileşmek Dedikleri... ***

Ehlileşmek Dedikleri...


Durduramıyorum hırçınlığımı, deniyorum,
Düşünmemeye çalışıyorum,
Bakmamaya uğraşıyorum o tarafa,
Duramıyorum sakinliğin sınırında bir türlü
Ama en azından deniyorum diyorum…

Avazım çıktığı kadar haykırasım geliyor bazen,
Küfredesim, dövesim, sövesim geliyor,
Farkediyorum istemediğim şeylere sinyal veriyor benlik,
Yanlış sapağa sürükleniyorum,
Ama bak beyaz bir şey geliyor…

Duvarı yumruğuma vurmak istiyorum,
Yaradana sığınmak istiyorum zaman zaman,
Bazı şeyleri kafaya takmak istemiyorum ama
Bazılarına kafayı takmak istiyorum…

Bir çok şey deniyorum, ışıklarımı kapatıyorum
Göz kepenklerimi indiriyorum,
Müziğin sesini açıyorum, koyunları sayıyorum,
Uyumaya çabalıyorum
Ama hep bocalıyorum,
Ama heeeep bocalıyorum…

Boşver diyorum en azından deniyorum…



Hayalbaz
nam-ı diğer
Fatih Gürçay

6 Şubat 2010 Cumartesi

Sakızlı Muhallebi

Gece saat 2 civarıydı sanırım. Eve geleli 1 saat olmuş. Üzerimde o gun gittiğim Sharlock Holmes filminden kalma keyifli bir mutluluk var. Adamın muzur, dağınık ve zeki hallerine imrenmişim (aynı durum Iron Man den sonra da olmustu). James Bond halt etmiş dedim içimden. O kadar gösterişe ne gerek var değil mi?

Zaten hep bunu benimsemişim. Hiçbir zaman gösteriş peşinde koşmadan mutlu, kendi halinde, muzur bir delikanlı olmak... Şu ana kadar bana baya güzel zamanlar yaşattı kendisini bırakmayı düşünmüyorum. Bu tür filmleri izledikten sonra da daha bi güçle bağlanıyorum bu duyguya.

Neyse işte böyle bir ortamda 1 gün önce söylediğim sadece minimum paket tutarı dolsun diye istediğim sakızlı muhallebiyi düşündüm. Dolapta duruyordu. Bir yandan da “deniz yine gece gece tatlı yiyosun bak göbek büyüyo dikkat” diyorum ama o dayanılmaz tatlı yeme isteği çok daha baskın geldi. Yaklasık 1 saattir sandalyeden ayırmadığım bir yerimi kaldırdım ve buzdolabına yöneldim. Sakızlı muhallebi orda boş boş bakınıyordu. Zaten nesi var ki bembeyaz birşey. Hiçbir özelliği yok. Dolaptan kaçma planları yapmasını bekleyeceğim en son yiyecek herhalde.

Aldım kendilerini dolaptan beraber yürüyerek geldik masamıza. Ben yine yerleştim sandalyeme. Karşımda bilgisayar. Loş ışık hoş bir ortam. (sevişmeye başlamadık tabii ki) Hemen açıp bir kaşık attım ağzıma.

İlk başta bildiğimiz buzdolabı soğukluğunu hissettim daha sonra muhallebi tadını... Derken bir anda o muhteşem sakız tadını aldım ki aman aman. Çok güzel. Yüzümde anlamsız bir gülümseme oluştu.

Hani mülakatlarda sorarlar ya kendinizi 3 kelimeyle ifade edebilir misiniz diye. O andan sonra bu tur soruların 2 kelimesini sakızlı muhallebi ile harcamaya karar verdim.

Sakin, sıradan gorunumlu, muzur ama çok keyifli...

Tabii düşünmüyor değilim acaba bunu karşımdakiler anlayabilir mi diye de onu da açıklarız artık ne yapalım görevimiz.

Hayattan da sakızlı muhallebiler bekliyorum. Parlak kırmızı kaplamaları olan salatalıklar değil. Estetik kaygılarım yok değil kabul ediyorum ama gösterişle işimiz yok bizim. Sonuçta görüntüsü ne kadar iyi olursa olsun asıl işe yaradığı yerde kötü bir tad bırakıyorsa ne anlamı var?

Kişisel Not: Ben sakızlı muhallebimle gayet mutluyum...

Deniz.

3 Şubat 2010 Çarşamba

***Keşke Yaptıklarını Hala Yapabiliyor Olsaydı***

"Hıçkırıkları... İç çekişleri... Gözyaşlarının zemine düştüğünde çıkardığı tok sesler... Anlamsız söylenmeleri... Hepsi ona karşı olan öfkemi bir kat daha artırıyordu, yine de bundan sonra geceleri yatağıma girdiğimde onun odasının kapısına bakıp ne düşüneceğimi biliyorum: “ Keşke hala yaptıklarını yapabiliyor olsaydı, çünkü o zaman annem yanımda olurdu..."

Elinde kırılmış oyuncağı ile pembe puantiyeli beyaz elbisesinin içinde çok da masum gözüküyordu. Devamlı burnuna düşen kırmızı çerçeveli gözlüğünün burnunun iki yanında bıraktığı iz, gözlüğün değiştirme zamanının geldiğini belli ediyordu. Göz altı torbaları elinden düşürmediği barbie bebeklerinin ten rengi çantaları gibi kocamandı, kırışıklıkları yaşına göre bile aşırıydı. İki yandan uğurböceği tokalar ile örgü yapılmış sarı saçları, küçücük kafasını dik tutması için omuzuna bağlanmış direkler gibiydi.

Tarifi ile küçük bir kız çocuğu zannedilen ablam Müjde’nin yaşı o zamanlar yirmibeş civarıydı, zeka yaşı ise bunun beşte biri sayılmazdı. Hala ailemin bunun gibi bir faciadan sonra beni dünyaya getirmeye nasıl karar verdiklerine düşünür dururum. Ya ben de onun gibi olsaydım? Bu soruyu onlara hiç soramadım, sonuçta ilki gibi başarısız bir deneme olmamış. Başarılı bir çalışma içinde onları suçlamak, kötü hissetmelerini sağlamak haksızlık olurdu.

Ablamın her yaptığını size anlatıp kendimi haklı çıkarmaya çalışmayacağım, sadece bir kaç şeyi sizle paylaşmak istiyorum. Biliyorum biliyorum, herşeyi istiyorsunuz, ama anlatmaya başladıktan sonra yeter diyeceğinizi adım gibi biliyorum. En iyisi bırakın anlatayım, siz sadece arkanıza yaslanın ve filmin giriş ve gelişme bölümlerinin tadını çıkarın...

Onun hakkında ilk hatırladığım, komşumuz Dilek ablaya kahvaltıya gittiğimizde Sarella kavanozunun içine annemin her gün yeni bir oje ile süslediği parmaklarını sokuyor olmasıydı. O zamanlar 4-5 yaşlarında olmalıyım. Annemin elinden geleni yaptığını hatırlıyorum, güzelce uyarırdı ilk önce, sonra sahte bir öfke ile bağırırdı yapmaması için, sonra sahte öfke gerçeğe dönerdi ve annem o cırtlak sesi ile apartmanı inletirdi. En son olarak Sarella kavanozu bir şaplak karşılığı elinden alınır Müjde ablamın. İşte o zaman apartman sakinleri gerçekten inleme ne anlarlardı. Mijde ablam yaygaraya başlardı parmakları ile kavonoz ayrılınca. Sonunda annem bile pes eder, bu iğrenç görüntüye göz yumardı. O her fırsatta burnun en ücra köşelerine sokulmuş -yepyeni ojeli- parmaklar kavonozdaki yerini alırdı. Komşumuz Dilek ablanın her kahvaltı sonrası tüm kahvaltılıkları çöpe attığını sanıyorum, atmıyorsa bile onu her gün döven kocasına yediriyor, karşısına geçip için için gülüyordur.

Annem mümkün olan her fırsatta beni parka götürürdü, yaşıtlarım ile oynamam, apartman çocuğu olmamam için. Tabi evde yalnız bırkamadığımız Müjde ablam da bizle gelirdi. Çocukların hepsinin bana nasıl baktıklarını bugün gibi hatırlıyorum. Esasında hatırlamam için hafızamı zorlamama da pek gerek yok, sizin gözlerinize baktığımda da aynı ifadeyi açıkça görebiliyorum. Düşününce ben de o çocukların yerinde olsam, arkadaşlarımdan birinin yanında kendini olduğundan on-onbeş yaş genç sanan, beyni olup olmadığını her fırsatta sorgulatan biriyle -bir gerizekalı ile- çıkıp gelmesi benim aynı şekilde bakmama sebep olabilirdi.

Anneme de çok kızıyordum. Her gün onu yıkar, saçlarını tarar, elbisesine uygun ojeyi tırnaklarına her türlü direnmeye karşı üşenmeden sürer, alnına bir öpücük kondururdu. Ki bu temiz elbiseler, güzel ojeler, saatleri bırakın dakikalar sonra yerini lekeye, yenmiş tırnaklara bırakırdı. Annemin Müjde ablamı yetiştirirken en zorlandğı kısım ise yemek yemesiydi. Müjde ablam daima tok olduğunu iddia ederdi. Annem de anlam veremediğim şekilde devamlı ona yemek yedirmeye çalışırdı. Esasında başta dediğim gibi anneme kızıyormuydum bilmiyorum, acıma duygusunu taşıyordum ama kızgınlık, gerçek anlamıyla öfke, anneme karşı besleyebileceğim duygular arasında bunlara yer yoktu.

Muhtemelen gazetelerden de okuduğunuz gibi babam bizi genç yaşta terketti. Şuanda nerede, öldü mü kaldı mı, kimse bilmiyor. Anneme karşı beslediğim tüm duyguları ona karşı da besliyorum. Sadece annem kadar cesur olmasını isterdim. Tamam tamam konuya dönüyorum, sadece gazetelerde yazılan çoğu şeyin doğru olmadığını göstermek istiyorum, babamdan asla nefret etmedim, ben de onun yerinde olsam aynen onun yaptığını yapar arkama bile bakmadan kaçardım.

Size biraz mahallemizden bahsedeyim. Hani şu Türk filmlerinde olur ya manav her sabah güler yüzlüdür, kasap bakkal ile devamlı tavla çekişmesi içindedir, komşular her konuda yardım etmeyi görev bilirler, ha işte bizim mahalle o tip bir yer değildi. Herkes birbirinin arkasından konuşur, her fırsatta insanın arkasından gülerlerdi. Sağolsun Müjde abla sayesinde biz de onlar için güzel bir malzemeydik. Bizi her gördüklerinde “Tahtaya vur komşuuu...” fısıldaşmalarını duyar gibi olurdum. Belki kuruntu yapıyorum bu konuda, lakin bana hep öyle gelirdi. Ama sadece bana öyle gelmeyen birşey varsa mahallemizdeki bazı sapıkların Müjde ablamı birkaç kez kandırmaya çalıştıkları idi. Zeka seviyesine göre mahallede tek başına oynamaya yeni izin almış çocuklardan bile geri olan ablamı birkaç kez 18-19 yaşlarında köşe başı delikanlarının ortasında saçı başı dağınık yakalayan dayımın, evdeki dededen kalma silahı kaptığı gibi peşlerinden koşuşunu tüm apartman unutmuyordur sanırım. O değil de o gerizekalıların ablamdan ne istediklerine şuanda aklım erse de bu kadar midesiz olduklarına inanmak bile istemiyorum.

Demiştim size her şeyi anlatmaya kalkarsam çok uzun sürecek diye. Son zamanlara gelirsek. Annem gittikçe yaşlandı, keza ben de büyüdüm, ablam da görünüş olarak büyüdü, ama hareketleri hala eskisi gibiydi. Çok doktora gidildi, çok üfürükçü kapısı yoklandı, tedavi diye birşey yoktu. Annemin tabiri ile “takdiri ilahi”ydi bu. Annem bir yerden sonra katlanamamaya başladı. Evde ki ses tonu her geçen yılla beraber artıyordu. Okuldan eve gelmek istemiyordum. Okul arkadaşlarımı eve çağıramıyordum, annem komşulardan uzaklaşmış, tek başına yaşar olmuştu. Bize en kötü günümüzde destek çıkan Dilek abla bile artık katlanamaz olmuştu hallerimize. Hepsi onun suçu idi. Annemin gözlerimin önünde çökmesi beni deli ediyordu. Ayrıca ona gösterilen ilginin azalması ile Müjde ablanın pisliği de gün geçtikçe artmıştı. Eskiden annem her gün yıkardı onu, son zamanlar haftada bire düşmüştü bu yıkanma faslı. Küçükken hatırladığım en keskin anılarım; annemin, gerizekalı ablama kötü davranışlarımdan dolayı devamlı beni azarlamaları idi. Şimdi ise annem Müjde ablama katlanamamaya başlamıştı. Ufaklığımda ben ablama kötü davrandığım için odama kapatılırdım, şimdi ise ablam odasında kilitli kalmaya zorlanıyordu. Annemin davranışları esasında bu kadar net bir şekilde değişmemişti, hepsi zamanla olmuştu, peygamber sabrına sahip olduğunu düşündüğüm annemin sabrı taşmaya başlamıştı sanırım. En son zamanlar annem ablama yemek götürmeyi unutur olmuştu, televizyondaki salak programlara takılı kalır şekilde yakalar bulmuştum annemi. Ki bu kadın küçükken bize televizyon izlemeyi yasak eden kadınla aynı kişiydi. Ayrıca ablama her yemek götürüşünde de bir tartışma kopmaya başlamıştı, ablam yemeği reddediyor, annem de bunun üzerine eskisi gibi güzellikle değil şiddetle yedirmeye kalkıyordu. Zaten ailemizin son tartışması da bundan çıktı.

Okuldan dönmüştüm, yorgundum. O gün neler olacağından habersiz yavaş yavaş merdivenleri çıktım. Evimizin kapısını açtım içeri girdim, sonrası hepinizin malumu, olanlar oldu...

İllaki duymak istiyorsunuz değil mi? İçeri girdiğimde gördüğüm şey , odasının kapısının önüne oturmuş elindeki Sarella kavanozundan çıkardığı parmağını emen ablam oldu. Üzerinde sadece iç çamaşırları vardı. Altına işemişti sanırım. İç çamaşırının üstüne ne olduğunu anlayamadığım yemek parçaları dökülmüştü. Bu tanımlayamadığım yemek yüzünün her yerine bulaşmıştı. Sanırım annem yine yemek yemesi için zorladı diye düşündüm. Kapıyı kapattım. Ablam kaçmasın diye kilitledim, ve oturma odasına yöneldim. Annem yoktu. Yatak odasına mutfağa bakarken “anne?” diye seslenmeye başlamıştım. En son Müjde ablamın odasında olabileceği geldi aklıma. Ablam ile arama mümkün olduğunca mesafe koyup odaya girdim. İşte o andan sonra olanlar aynen gazetede yazanlar gibiydi. Cinnet geçirdim. Annem kanlar içinde yatıyordu. Ağzı burnu parçalanmıştı. “Anne!!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Yanı başında yere saçılmış yemek tepsisi vardı. Annemin dibinde ise kanlı bir çatal duruyordu. Sanırım bunla yemek yedirmeye çalışmıştı annem Müjde ablama. Ve ablam da.... O çatalı aldığımı hatırlıyorum. Bu sefer de ben yemek yiyecektim ve menüde intikam olacaktı. Bundan sonrasını benim içinde film gibi. Filmde ablamın çığlıklarına fonda daima yer veriliyordu. Çatal her inişinde, çığlıklar biraz kesildi, filmde son yazısı yazarken ise:

Müjde ablamın çığıklar arasında “Anne tokum!!!” diye bağırması duyuldu...

hayalbaz

nam-ı diğer

Fatih Gürçay

31 Ocak 2010 Pazar

**Yaşasın Cahillik!**


Kitaplar düşürmüştü bizi ağlarına. Kandırmışlardı bizi, güzel, renkli renkli kapakları ile, kavrayıp çalmışlardı bizi gerçek dünyanın pembe düşlerinin arasından. Bağımlı olalım diye onlara, sayfa sayfa aşılamışlardı kendilerini içlerimize. Yemek yemek, su içmek gibi olmaya başlamıştı kitap okumak. Günde üç defa yemeklerden sonra... Kurtulmaya çalıştık, aptal kutularının içinde kaybolmaya.
Bırakmadılar peşimizi. Bir kere girmişti benliğimize kitap okumanın kışkırtıcı dürtüsü. Aptal kutularında huzuru bulmayalım diye sinsice yemyeşil masmavi pespembe rengarenk simsiyah dünyalar sundular bize. Ulaşması da çok kolaydı bu boyut kapılarına. Ufak kapalı bir kutu gibiydi. Boy boydu, renk renkti hepsi.Çantalara bile sığıyordu bu uçsuz bucaksız evrenlerin anahtarı. Her yerde kışkırtıyordu bizi onu açmamız için. Devamlı yeni hikayeler yeni maceralar anlatacağını, yepyeni düşünceler ile bizi zenginleştirip bireysel aydınlanmamızı sağlayacağını fısıldıyordu gözlerimize. Benliğimiz onun gibi zeki onun gibi engin bir düşman karşısında zayıf kalıyordu. Kanıyorduk anlattıklarına, izin veriyorduk götürmesine bizi ordan oraya.

Seri bir katildi... Uyuşturucu gibi... Kullanırken, benliğimize enjekte ederken uçurucuydu. Mutluluk veriyordu. Dertlerden uzaklaştırıyordu. Ta ki etkisi geçene kadar. Sonra tüm dertler geri dönüyordu ansızın. O mutlu anları yaşadıktan sonra gerçek dünya daha da dayanılmaz oluyordu. Yine acılardan kurtulmak için onu çekiyordu canımız. Kısır döngüdeyiz onunla... Katildi uyuşturucu gibi. Belki bedenen cismen bir zararı yoktu, ama toplumdaki yerimizi öldürüyordu.

Herkes aptal kutusunda yaşarken aptal insanlardan uzak durmamızı sağlıyordu. Toplumla ilişkimizi kesiyordu. Buna karşılık ufak çözümler de öneriyordu avuntu niyetine. Tıpkı bizim gibi kitapların dünyasında oradan oraya savrulan insanları bulup onlarla yaşadıklarımızı, öğrendiklerimiz paylaşmamızı destekliyordu. Bazen de bir şeyler yazmamızı söylüyordu, kendimizi ifade etmemiz için. sonra bunları diğer kurbanlara okutup içine çekiyordu diğerlerini. Haindi, sinsiydi, yılmazdı.

Her şeyin farkındayım şimdi...Lakin çok geç artık benim için, tek dileğim yeni gelenleri bu illetten uzak tutup, onları kitapların anlaşılmaz tuzaklarına düşmemesini sağlamak...

Onun için Kahrolsun Bilinçlenme...
Kahrolsun Kişisel Aydınlanma...
Kahrolsun Kültür...
Kahrolsun Kitaplar...
Yaşasın Aptal Kutusu...
Yaşasın Aptallar...
Yaşasın Cahillik...



kaz değil mesaj kaygısı güden adam
nam-ı diğer
Fatih Gürçay

26 Ocak 2010 Salı

Sevgili blog

Bugün karların erimesine taktım kafayı. Odamın penceresinden görünen binaların arasında kalmış park ne güzel bembeyazdı. Sokaklarda üzerine basıp “hışır hışır” ses çıkardığım karlar dipdiriydi. Sadece 1 gün müydü bu güzelim görüntü, bu dayanılmaz çekici his? Neden beyaz renginden ilk olarak tuzlanmış, üzerine basılmış griye sonra da asfaltla karışık çamur siyahına büründüler? Onlar da mı yaşlandı ve kirlendi?

Çok üzüldüm çok.

Biz de kar olsak böyle mi olacaktık? Onun yerine farklı yollardan mı geçiyoruz?

Bizim üstümüze basanlar deli gibi zevk mi alıyor? Kirlenmemiş görüntümüzden buyuk bir mutluluk duyarken bencilliklerinden dolayı kirletmek için ellerinden gelen herşeyi mi yapıyor? Yok olmamız için üzerimize tuz mu döküyor?

Ben kendimi klorak’a (çamaşır suyu) basmaya gidiyorum blog. Beyazlamalıyım.

Çok üzüldüm karların haline.

Çok da emo oldum blog affet beni.

Deniz.