"Hıçkırıkları... İç çekişleri... Gözyaşlarının zemine düştüğünde çıkardığı tok sesler... Anlamsız söylenmeleri... Hepsi ona karşı olan öfkemi bir kat daha artırıyordu, yine de bundan sonra geceleri yatağıma girdiğimde onun odasının kapısına bakıp ne düşüneceğimi biliyorum: “ Keşke hala yaptıklarını yapabiliyor olsaydı, çünkü o zaman annem yanımda olurdu..."
Elinde kırılmış oyuncağı ile pembe puantiyeli beyaz elbisesinin içinde çok da masum gözüküyordu. Devamlı burnuna düşen kırmızı çerçeveli gözlüğünün burnunun iki yanında bıraktığı iz, gözlüğün değiştirme zamanının geldiğini belli ediyordu. Göz altı torbaları elinden düşürmediği barbie bebeklerinin ten rengi çantaları gibi kocamandı, kırışıklıkları yaşına göre bile aşırıydı. İki yandan uğurböceği tokalar ile örgü yapılmış sarı saçları, küçücük kafasını dik tutması için omuzuna bağlanmış direkler gibiydi.
Tarifi ile küçük bir kız çocuğu zannedilen ablam Müjde’nin yaşı o zamanlar yirmibeş civarıydı, zeka yaşı ise bunun beşte biri sayılmazdı. Hala ailemin bunun gibi bir faciadan sonra beni dünyaya getirmeye nasıl karar verdiklerine düşünür dururum. Ya ben de onun gibi olsaydım? Bu soruyu onlara hiç soramadım, sonuçta ilki gibi başarısız bir deneme olmamış. Başarılı bir çalışma içinde onları suçlamak, kötü hissetmelerini sağlamak haksızlık olurdu.
Ablamın her yaptığını size anlatıp kendimi haklı çıkarmaya çalışmayacağım, sadece bir kaç şeyi sizle paylaşmak istiyorum. Biliyorum biliyorum, herşeyi istiyorsunuz, ama anlatmaya başladıktan sonra yeter diyeceğinizi adım gibi biliyorum. En iyisi bırakın anlatayım, siz sadece arkanıza yaslanın ve filmin giriş ve gelişme bölümlerinin tadını çıkarın...
Onun hakkında ilk hatırladığım, komşumuz Dilek ablaya kahvaltıya gittiğimizde Sarella kavanozunun içine annemin her gün yeni bir oje ile süslediği parmaklarını sokuyor olmasıydı. O zamanlar 4-5 yaşlarında olmalıyım. Annemin elinden geleni yaptığını hatırlıyorum, güzelce uyarırdı ilk önce, sonra sahte bir öfke ile bağırırdı yapmaması için, sonra sahte öfke gerçeğe dönerdi ve annem o cırtlak sesi ile apartmanı inletirdi. En son olarak Sarella kavanozu bir şaplak karşılığı elinden alınır Müjde ablamın. İşte o zaman apartman sakinleri gerçekten inleme ne anlarlardı. Mijde ablam yaygaraya başlardı parmakları ile kavonoz ayrılınca. Sonunda annem bile pes eder, bu iğrenç görüntüye göz yumardı. O her fırsatta burnun en ücra köşelerine sokulmuş -yepyeni ojeli- parmaklar kavonozdaki yerini alırdı. Komşumuz Dilek ablanın her kahvaltı sonrası tüm kahvaltılıkları çöpe attığını sanıyorum, atmıyorsa bile onu her gün döven kocasına yediriyor, karşısına geçip için için gülüyordur.
Annem mümkün olan her fırsatta beni parka götürürdü, yaşıtlarım ile oynamam, apartman çocuğu olmamam için. Tabi evde yalnız bırkamadığımız Müjde ablam da bizle gelirdi. Çocukların hepsinin bana nasıl baktıklarını bugün gibi hatırlıyorum. Esasında hatırlamam için hafızamı zorlamama da pek gerek yok, sizin gözlerinize baktığımda da aynı ifadeyi açıkça görebiliyorum. Düşününce ben de o çocukların yerinde olsam, arkadaşlarımdan birinin yanında kendini olduğundan on-onbeş yaş genç sanan, beyni olup olmadığını her fırsatta sorgulatan biriyle -bir gerizekalı ile- çıkıp gelmesi benim aynı şekilde bakmama sebep olabilirdi.
Anneme de çok kızıyordum. Her gün onu yıkar, saçlarını tarar, elbisesine uygun ojeyi tırnaklarına her türlü direnmeye karşı üşenmeden sürer, alnına bir öpücük kondururdu. Ki bu temiz elbiseler, güzel ojeler, saatleri bırakın dakikalar sonra yerini lekeye, yenmiş tırnaklara bırakırdı. Annemin Müjde ablamı yetiştirirken en zorlandğı kısım ise yemek yemesiydi. Müjde ablam daima tok olduğunu iddia ederdi. Annem de anlam veremediğim şekilde devamlı ona yemek yedirmeye çalışırdı. Esasında başta dediğim gibi anneme kızıyormuydum bilmiyorum, acıma duygusunu taşıyordum ama kızgınlık, gerçek anlamıyla öfke, anneme karşı besleyebileceğim duygular arasında bunlara yer yoktu.
Muhtemelen gazetelerden de okuduğunuz gibi babam bizi genç yaşta terketti. Şuanda nerede, öldü mü kaldı mı, kimse bilmiyor. Anneme karşı beslediğim tüm duyguları ona karşı da besliyorum. Sadece annem kadar cesur olmasını isterdim. Tamam tamam konuya dönüyorum, sadece gazetelerde yazılan çoğu şeyin doğru olmadığını göstermek istiyorum, babamdan asla nefret etmedim, ben de onun yerinde olsam aynen onun yaptığını yapar arkama bile bakmadan kaçardım.
Size biraz mahallemizden bahsedeyim. Hani şu Türk filmlerinde olur ya manav her sabah güler yüzlüdür, kasap bakkal ile devamlı tavla çekişmesi içindedir, komşular her konuda yardım etmeyi görev bilirler, ha işte bizim mahalle o tip bir yer değildi. Herkes birbirinin arkasından konuşur, her fırsatta insanın arkasından gülerlerdi. Sağolsun Müjde abla sayesinde biz de onlar için güzel bir malzemeydik. Bizi her gördüklerinde “Tahtaya vur komşuuu...” fısıldaşmalarını duyar gibi olurdum. Belki kuruntu yapıyorum bu konuda, lakin bana hep öyle gelirdi. Ama sadece bana öyle gelmeyen birşey varsa mahallemizdeki bazı sapıkların Müjde ablamı birkaç kez kandırmaya çalıştıkları idi. Zeka seviyesine göre mahallede tek başına oynamaya yeni izin almış çocuklardan bile geri olan ablamı birkaç kez 18-19 yaşlarında köşe başı delikanlarının ortasında saçı başı dağınık yakalayan dayımın, evdeki dededen kalma silahı kaptığı gibi peşlerinden koşuşunu tüm apartman unutmuyordur sanırım. O değil de o gerizekalıların ablamdan ne istediklerine şuanda aklım erse de bu kadar midesiz olduklarına inanmak bile istemiyorum.
Demiştim size her şeyi anlatmaya kalkarsam çok uzun sürecek diye. Son zamanlara gelirsek. Annem gittikçe yaşlandı, keza ben de büyüdüm, ablam da görünüş olarak büyüdü, ama hareketleri hala eskisi gibiydi. Çok doktora gidildi, çok üfürükçü kapısı yoklandı, tedavi diye birşey yoktu. Annemin tabiri ile “takdiri ilahi”ydi bu. Annem bir yerden sonra katlanamamaya başladı. Evde ki ses tonu her geçen yılla beraber artıyordu. Okuldan eve gelmek istemiyordum. Okul arkadaşlarımı eve çağıramıyordum, annem komşulardan uzaklaşmış, tek başına yaşar olmuştu. Bize en kötü günümüzde destek çıkan Dilek abla bile artık katlanamaz olmuştu hallerimize. Hepsi onun suçu idi. Annemin gözlerimin önünde çökmesi beni deli ediyordu. Ayrıca ona gösterilen ilginin azalması ile Müjde ablanın pisliği de gün geçtikçe artmıştı. Eskiden annem her gün yıkardı onu, son zamanlar haftada bire düşmüştü bu yıkanma faslı. Küçükken hatırladığım en keskin anılarım; annemin, gerizekalı ablama kötü davranışlarımdan dolayı devamlı beni azarlamaları idi. Şimdi ise annem Müjde ablama katlanamamaya başlamıştı. Ufaklığımda ben ablama kötü davrandığım için odama kapatılırdım, şimdi ise ablam odasında kilitli kalmaya zorlanıyordu. Annemin davranışları esasında bu kadar net bir şekilde değişmemişti, hepsi zamanla olmuştu, peygamber sabrına sahip olduğunu düşündüğüm annemin sabrı taşmaya başlamıştı sanırım. En son zamanlar annem ablama yemek götürmeyi unutur olmuştu, televizyondaki salak programlara takılı kalır şekilde yakalar bulmuştum annemi. Ki bu kadın küçükken bize televizyon izlemeyi yasak eden kadınla aynı kişiydi. Ayrıca ablama her yemek götürüşünde de bir tartışma kopmaya başlamıştı, ablam yemeği reddediyor, annem de bunun üzerine eskisi gibi güzellikle değil şiddetle yedirmeye kalkıyordu. Zaten ailemizin son tartışması da bundan çıktı.
Okuldan dönmüştüm, yorgundum. O gün neler olacağından habersiz yavaş yavaş merdivenleri çıktım. Evimizin kapısını açtım içeri girdim, sonrası hepinizin malumu, olanlar oldu...
İllaki duymak istiyorsunuz değil mi? İçeri girdiğimde gördüğüm şey , odasının kapısının önüne oturmuş elindeki Sarella kavanozundan çıkardığı parmağını emen ablam oldu. Üzerinde sadece iç çamaşırları vardı. Altına işemişti sanırım. İç çamaşırının üstüne ne olduğunu anlayamadığım yemek parçaları dökülmüştü. Bu tanımlayamadığım yemek yüzünün her yerine bulaşmıştı. Sanırım annem yine yemek yemesi için zorladı diye düşündüm. Kapıyı kapattım. Ablam kaçmasın diye kilitledim, ve oturma odasına yöneldim. Annem yoktu. Yatak odasına mutfağa bakarken “anne?” diye seslenmeye başlamıştım. En son Müjde ablamın odasında olabileceği geldi aklıma. Ablam ile arama mümkün olduğunca mesafe koyup odaya girdim. İşte o andan sonra olanlar aynen gazetede yazanlar gibiydi. Cinnet geçirdim. Annem kanlar içinde yatıyordu. Ağzı burnu parçalanmıştı. “Anne!!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Yanı başında yere saçılmış yemek tepsisi vardı. Annemin dibinde ise kanlı bir çatal duruyordu. Sanırım bunla yemek yedirmeye çalışmıştı annem Müjde ablama. Ve ablam da.... O çatalı aldığımı hatırlıyorum. Bu sefer de ben yemek yiyecektim ve menüde intikam olacaktı. Bundan sonrasını benim içinde film gibi. Filmde ablamın çığlıklarına fonda daima yer veriliyordu. Çatal her inişinde, çığlıklar biraz kesildi, filmde son yazısı yazarken ise:
Müjde ablamın çığıklar arasında “Anne tokum!!!” diye bağırması duyuldu...
hayalbaz
nam-ı diğer
Fatih Gürçay